Ibrahimibicek

Archive for Ocak 2011

Veeee uzun zamandır beklediğim röportaj sonuçlandı.İşte Şevval SAM ile kısa kısa 😉

Şevval SAM ile Şubat 2010 ‘daki Çukurova Üniversitesi Sinerji Kolu söyleşi programında planlanan röportaj

1)      Şevval SAM’ ı birçok insan tanıyor. Birde Şevval Hanım’ı kendisinden dinlemek isteriz. Kendinizden bahseder misiniz?

Kendimden bahsedebileceğimi sanmıyorum. İnsan kendini nasıl anlatır. J

2)      Hobileriniz nelerdir,  en çok ne sizi memnun eder  ve en özel soru Şevval SAM mutfakta da oyunculukta ve şarkıcılıkta olduğu gibi hamarat mıdır?

Hayır hamarat olmadığım gibi ev işini hiç sevmem ve de yapamam. Yeteneğim de yok. Bana marangozluk yap de yaparım ama ev işi ı-ıh..

Güzel çorba yaparım ama..

3)      Bizim insanlarımızın müziğe ilgisi ve bakışı nasıl sizce?

Kendilerine verileni alıyorlar. Çoğunluğunda keşfetme ve ya alternatif müzikleri araştırmaya dair bir vizyon olmadığını düşünüyorum.

4)      Siz en çok hangi sanatçıları dinlediniz?  Etkilendiğiniz sanatçı var mı?

En çok annemi dinlemişimdir herhalde.. J hayatım boyunca hiç bir zaman tek bir tarz ya da tek bir şarkıcı dinlemedim.

5)      Şevval SAM müzik yaşamı dışında ne yapmaktadır?

Çok sosyal sayılmam.

6)      Son yıllarda Televizyon kanallarında ses yarışmaları düzenleniyor. Bu konudaki

düşüncelerinizi alabilir miyim?

Valla televizyon izlemiyorum desem..

7)      Müzik’te kalite oluşturmanın yol yöntemleri nelerdir sizce?

İnsan herşeye önce kendinden başlamalı.. kendini geliştirememiş vizyonunu geliştirememiş, hayata ve insan olmaya dair kafa patlatmamış birisi, nereye elini atsa kalitesizleştirir, bozar, kirletir.

8)      Karadeniz denince ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Bunun sebebi sizce ne olabilir?

Tabii ki Gülbeyaz ve Kazım Koyuncu..

9)      Has Arabesk çalışmanızdan bahseder misiniz? Fikir nasıl doğdu, neden arabesk albüm yapmak istediniz?

Arabesk benim müzik tarihimde daha  çok lise dönemlerimde dinlediğim bir müzikti, o dönemimize daha fazla hitap ediyordu aslında. Bundan on sene önce de  Kalan Müzik sahibi Hasan Saltık’la  onun kendi için hazırladığı bir albüm vardı, onu dinler “Yaa arabesk mi yapsak” diye konuşurduk. Zaman içersinde müzikal zemin oluşturması açısından alaturkayla başlamak istedim ve öyle süreç başladı. Ki benden Karadeniz albümü bekleniyordu o sırada. Ona rağmen Karadeniz benim için tam bir zemin değildi. O sıra en hakim olduğum müzik türü de klasik türk müziğiydi, oradan başladım. Sonra Ethnic Fusion albümü yaptık.  Karadeniz’in artık zamanı gelmişti,  kendimi çok farklı renklerde görmek gibi de bir arzum vardı. Karadeniz çıktıktan bir iki ay sonra bir gün evde canım böyle Bergen dinlemek istedi, dinledim ve Hasan Saltık’ı aradım “Hani biz Arabesk yapacaktık” diye sordum o da “Gel yapalım” dedi. Yavaş yavaş repertuar çalışmasına başladık, sonra telifler satın alındı, çalındı, okundu ve ortaya istediğimiz gibi bir şey çıktı.

10)   Bundan sonraki çalışmalarınız nelerdir?

Açıkçası şunun şurasında bu ses rengi ile bir 10 sene daha şarkı söyleyebilirim, sonra sesim de değişecek. Ben de bu arada söylemek istediğim bütün şarkıları söyleyeceğim. Tarzı önemli değil. Bana şarkı söylemek olsun.. J

11)   17 Şubat 2010 Çarşamba günü Çukurova Üniversitesi’nde Sinerji Kolu’nun misafiriydiniz ve söyleşi programınız vardı. Sizce nasıl geçti program?

Çok keyifliydi. Üniversiteli arkadaşlarımla bir araya gelmek beni her zaman heyecanlandırıyor..

12)   Adana’ya ve Çukurova Üniversitesi’ne gelmeden önce düşünceleriniz nelerdi ve değişti mi? Şu için Çukurova ve Sinerji denince aklınıza ne geliyor?

13)   Sinerji Kolu’nun düzenlediği programda söyleşiye gelen her öğrenciden ‘’Bir Kitap Bin Hayat’’ kitap toplama kampanyası çerçevesinde bir kitap getirilmesi istenmişti ama siz kitap getirmediniz :)) .

Bilemedim şimdi..

Bu tarz sosyal projeler ile ilgili misiniz? Daha öncede katıldığınız sosyal projeler var mı?

olmaz olur mu.. Bir hayli..ama burda saymaya kalkmayayım..

14)   Üniversite gençliği denince akla ne geliyor? Sizde Marmara Üniversitesi’nde okudunuz, sizce gençlik nedir?

Gençlik özgürlüktür, güzelliktir,enerjidir, bir türlü kıymetini bilememektir.

Teşekkürler…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Günışığı Gazetesi  2010 Şubat 2.Hafta

Sabah Gazetesi     2010 Şubat 26

ENERJİ SANTRANCI VE TÜRKİYE  (1)

Son zamanlarda enerji konusu gündemimizi bayağı meşgul ediyordu.Bu aralar iç siyasetteki güncel meseleler her ne kadar bu konuyu unuttursa da dış siyasette izlenen politikalarda da enerji  alanına yönelik hamleleri görmemek içten bile değil.Peki ne oldu da bir anda Türkiye bu kadar önemli bir konuma geldi?

Aslında dünyada dengeler değişiyor ve Türkiye ise bu dengelerin tam ortasında.Türkiye’nin yaptığı ise bölgede kalbe giden damarın son durağı olması.Kafkaslar ,Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası hepsi ile Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı teması var.Stratejik ilişkilerden tutun da Türkiye’nin coğrafik konumuna, yüz ölçümüne ya da tarihi bağlarından kültürel mirasında kadar dünyada bu bölge de iş yapmak isteyen herkesin uğrak noktası , yanında olması gereken müttefiği.O zaman soru şu enerji faktörü bunların neresinde?

Rusya’nın Ukrayna ile başlayan problemleri, ABD’nin   enerjide Rusya tekelini kırma isteği, Avrupa ülkelerinin her kış doğalgazda sorun yaşaması ve Ortadoğu’nun her geçen gün önem kazanması  dünyanın ilgisini bu bölgeye çekmeye başladı ve batı ile doğunun arasında köprü olan Türkiye’ye. Türkiye  enerji politikaları üzerinde her zaman önemliydi ama bu sefer Türkiye oyunda ve kendi senaryosunu yazıyor.Türkiye’nin enerji koridoru olacağı fikri hayalden ibaret değil ama gerçekleştirilmesi çok zor  bir projedir.Düşününsene AB ülkelerine giden enerji Türkiye’den geçecek ve Ukrayna by-pass edilecek.Ortadoğu daki petrol ve doğalgaz Ceyhan’a akacak  Rusya’nın pazar alanı ve karı azalacak.Ceyhan dünyanın enerji borsası olacak ve enerji üzerinden TL değer kazanacak.Kısa geçmişimize baktığımızda darbe girişimleri, kaos planları,terör sorunları,geçim sıkıntısı, kargaşa ortamlarını hatırladığımızda bunlara olacak gözüyle bakmak ya da dilemek hayalcilik olarak geliyor.Türkiye tüm gücünü iç siyasette harcayarak yıllardır önüne gelen fırsatları tepti hatta kafasını kaldırıp da bırakın dünyayı  bölgesindeki gelişmeleri bile algılayamadı.Şimdi ise bunlara inanmak gerçekten de çok zor ama Türkiye kabuk değiştiriyor eskisi gibi değil artık komşuları ile sıfır siyaset güden , savaş noktasına geldiği ülkeler ile şimdi vizesini kaldıran, barış görüşmelerini yürüten, dünyanın en büyük ekonomileri arasına giren, dış siyasette itibar kazanan ve İslam dünyasında her geçen gün yükselen bir çizgiye sahip.

Türkiye atılım yapıyor ama enerji konusunda ne durumda;

Enerji kaynaklarımızın kapasitesi ve yeterliliği konusu en çok bilgi kirliliğinin yaşandığı alandır. Dünyanın en fazla petrolü doğalgazı bizdedir ama hep  dışarıdan ithal ederiz ya da yer altı zenginliklerimiz trilyon dolarlar civarındadır ama  borcumuz neredeyse yarım trilyon dolar civarındadır.Bu gibi kulaktan dolma bilgiler ya da forum sitelerinde abartılı yazılar ile hepimiz karşılaşmışızdır. Alternatif enerjide ise abarttılar çığır açmış halkımız doğruyu göremez olmuş, kime inanacağını şaşırmıştır.

Doğal gaz konusundan başlayacak olursak ülkemiz de doğal gaz üretimi ve rezervi çok azdır. Tamamına yakını Rusya ve İran’dan ithal edilmektedir. Aylık ortalama doğalgaz ithalatımız 600 milyon$  civarıdır. Bunun %40 civarı sanayi ve konut için, %60 civarı da elektrik elde edilmesi için doğalgaz santrallerinde kullanılmaktadır. Elektrik üretiminde doğalgazın payı %50’ nin üzerindedir.

Bu kaynak ne kadar güvenilir sorusunun cevabı ise yetkilileri daima korkutur. 1994-2000 yılları arasında yapılan bu yanlış tercih dış ticaret açığımızın üzerinde de ciddi baskı oluşturmaktadır. Zaten AB içinde bu “yüzde” ile maalesef ilk sırayı almamızda doğaldır. Diğer devletler; bu seçimi doğalgaz yerine genelde nükleer enerji  ile değerlendirmişlerdir. Çünkü Nükleer Enerji; kullanan ülke için ulusal bir enerji olması da ayrı bir cazibe konusudur.

Nükleer Enerji konusu ise çok çetrefilli bir konu olmakla birlikte yıllardır halkın kafasının sürekli karıştırıldığı, en fazla bilgi kirliliği yaratılan enerji dalıdır. 1963 yılında Pakistan’a yapılan nükleer santral ile nükleer lobi tarafından uygulanan “örtülü ambargo” sayesinde Türkiye dahil hiç bir İslam ve Türkî devlete bu teknoloji verilmemiştir. Bu nedenlerden dolayı dünyada mevcut 442 nükleer santralin sadece bir  tanesi İslam ülkesindedir. İran’ın Rusya ile anlaşarak devam ettirdiği nükleer santral inşaatı esnasında Batı, İran ile giriştiği Nükleer kavgayı, Rusya ve arka planda doğuda Çin’in desteği ile  kaybetmiştir. Şubat 2006 ayında Jack Strow’un açıklaması ile Batı nükleer santral konusunda geri adım attığını kabul etmiş, ancak “Zenginleştirme Tesisi” yapımına ambargonun devam edeceğini TV’lerde açıkça beyan etmiştir. Ayrıca  enerji devi olan Rusya’nın neden nükleer santral yatırımını arttırdığını anlamak kolaylaşacaktır. 100 milyon dolar yakıt ile 1.000MW gücünde bir nükleer santral 3 yıl durmadan enerji üretir ve yıllık 33 milyon dolar yakıt harcarsa ve çevreye en duyarlı enerji olursa  sadece Rusya ‘yı değil Fransa’nın neden  elektrik ihtiyacının %80’ni  nükleer enerjiden ürettiğini anlamak böylece kolaylaşır. En ucuz elektriği de halkına bu sayede kullandırır!

Bir de  nükleer santral yapımında ve kullanımı esnasında yakıt çubukları meselesi vardır. Nükleer santralden çıkan kullanılmış çubuklar içinde Plütonyum birikmektedir ve oranı %0.6 civarındadır. “Ayrıştırma” tesislerinde ayrım yapıldığında büyük oranda atık çıkar ve atom bombası yapacak miktarda da Plütonyumu elde edersiniz. İşte kavga buradadır. Atom bombasına giden ikinci yol olan bu metod ile birinci yol olan “Zenginleştirme tesisi” hakkındaki İran kavgası meselesinin altında bu yatar. Ülkemizde oluşturulan nükleer enerji karşıtlığının temellerinde de bu faktör vardır. Nükleer güce sahip ülkeler Türkiye’nin elinin güçlenmesini istemeyeceği için psikolojik  harekatı çok iyi yürütür ve çeşitli kampanyalara başvurur. Ülkemizde bir türlü yapılamayan nükleer santral ihalesinin nedeni de budur.Türkiye’yi enerji kıskacına alarak zayıf bırakmak,pastadan aslan payını alabilmek ve enerji koridorunda söz sahibi olmak.

Yazı dizinin devamı bir sonraki haftaya…

(Fortune Dergisi Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır.)

Türkiye Bankalar Birliği Yönetim Kurulu 2006 yılında içerisinde başbakanlığa yaptığı ziyaret çerçevesinde İstanbul’un uluslararası bir finans merkezi olması ile ilgili düşüncelerini sunduklarında aslında Sayın Başbakan’ın da İstanbul’un sadece ülke için değil bölge için de çok önemli sosyal, ekonomik ve kültürel bir merkez olduğunu zaten finansal bir merkez gibi kabul edildiğini belirtmesi ve bu konuda ki düşüncelerinde birliğin aktif görev üstlenmesini istemesi devletin de bu konudaki yaklaşımlarının ve hassasiyetlerinin göstergesidir. (Bankacılar Dergisi, Sayı 63,2007)

Dönemin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Nazım Ekrem, İstanbul Finans Merkezi Projesi’nin vizyonunun, ilk aşamada bölgesel, ikinci aşamada ise küresel bir finans merkezi haline gelmek olduğunu belirtirken, “Bizim düşündüğümüz ilk 10 yıl içinde bölgesel, 30 yıl içinde de küresel bir finans merkezi olmaktır.’’ açıklaması ile İFM’nin vizyonunu da ortaya koyuyordu.

Peki uluslararası finans merkezi nedir, nasıl olunur ya da en önemlisi İstanbul nasıl bir finans merkezi olmalıdır? Elbette ki sadece bir cümle ile açıklayamayız bunları ama dünyadaki var olan finans merkezlerine baktığımızda her biri farklı özellikleri ile ön plana çıkıyor. Ön planda olan New York, Londra,  Tokyo, Singapur ve ön plana çıkan Moskova, Madrid, İsrail’i sayabiliriz. Ekonomik kriz sonrası Amerika ve Avrupa’daki mevcut durum dikkate alındığında artık yeni dönemde Londra ve New York’un yerine gözlerin Hong-Kong ve Singapur’da olacağını düşünürsek Londra-Hong Kong-Singapur hattında yeni bir finansal merkeze ihtiyaç olacaktır.

Londra-Singapur-Hong Kong hattı içerisinde İstanbul’a rakip olabilecek merkezleri Moskova,  İsrail ve Dubai olarak belirleyebiliriz. Bu hatta attığı adımlar ile Madrid’i de ekleyebilirdik fakat ekonomik kriz sonrası Yunanistan’dan sonra iflas edebilecek ülkeler listesinde Portekiz ile birlikte ilk sırada gelen İspanya’yı düşündüğümüz zaman Madrid’in yatırımcılar için cazip gelmeyeceği aşikâr bir durumdur.

Moskova’nın ön plana çıkmasının temellerinde de aslında bu sebebi, ekonomik kriz sonrası Londra-Hong Kong-Singapur hattında yeni arayışlar arama düşüncesini de sayabiliriz.2009 yılında Başbakan Vladimir Putin, 2010-2015’de altyapı için harcanmak üzere 550 Milyar$ için meclis onayı istemişti. Kremlin 2020’ye kadar bu miktarın en az 2 katını harcamayı planlamaktadır. Moskova her ne kadar Rusya’nın dünya üzerinde doğalgaz ve petrol üzerindeki hakimiyeti, her geçen gün büyüyen ekonomisi ve iş potansiyeli ile ön plana çıksa da Dünya Bankası’nın Rusya’yı iş yapılması en kolay 120. ülke olarak göstermesi, dünyanın en pahalı şehri olması(Mercer Uluslararası Hayat Pahalılığı Endeksi 2009 ),devletin serbest piyasa üzerindeki baskısı ve egemenliği, yolsuzluklar ve rüşvet ile ön plana çıkmış imajı, ulaşım altyapısının vasat seviyelerde olması, büyük şehirlerdeki suç oranının yüksek olması ve Rus Hükümeti’nin verdiği taahhütleri yerine getirmekte geç kalması ya da adım atmaması gibi nedenleri saydığımızda İstanbul’a göre geri planda kalabilme olasılığını taşıyordur.

İsrail ise her ne kadar Dubai’nin gerileyen pozisyonunda ön plana çıkma arayışları içerisinde olsa da uyguladığı politikalar, savaşçı yahut kavgacı yaklaşımları ve coğrafi konumu itibari komşuları ile arasındaki problemler sebebi, kısa vadede İstanbul’a rakip olabilecek durumda değildir.

Dubai’nin özellikle son kriz döneminden sonra uluslararası finans merkezi olma ihtimalini yitirdiğini ve buna İran Krizi’ndeki ambargoların getirdiği karmaşıklığı da eklersek İsrail’in bölgede bunu iyi değerlendirip yakın bir zamanda ön plana çıkacak hareketlerde bulunmasını beklemek sürpriz olmayacaktır. Böylelikle bölgede iki rakibin olması İstanbul içinde bir avantaj olacaktır.

İstanbul için en iyi iki örnek bu hattın iki ucundaki Londra ile Singapur olacaktır. Var olan dinamikleri iyi okumak ve bu iki finans merkezinin açıklarını, eksikliklerini ve karşılanamayan beklentilerini belirlemek İstanbul Finans Merkezi’nin daha da sağlam adım atmasını sağlayacaktır.

Londra dünyanın bankacılık merkezi ve Avrupa’nın ana iş merkezi olarak tanıtılmaktadır. İngiltere Avrupa’nın en büyük menkul kıymetler borsasıdır ve en büyük sigortacılık sektörü de bu ülkededir. Londra’yı öne çıkaran diğer etkenler uluslar arası bir emtia, türev ürünleri, döviz merkezi olmakla birlikte Hedge fonlarda da küresel konumda olmasıdır.  Uluslararası görüntüsü ve açıklığı, çok iyi ulaşım ve iletişim ağı,  Dünya Bankası’na göre İngiltere’nin en kolay iş yapılan 6.ülke olması, düzenleyici rejimi nitelikli iş gücü konuları ile rakiplerinden sıyrılırken, uygulanan vergi rejimi, ofis maliyetleri ve hayat pahalılığı ile liderlik pozisyonunda tehlike oluşturmaktadır. Lioyd’s sigorta, Omega Underwriting ve Hiscox iki yıl öncesinde yüksek vergilerden dolayı merkezlerini taşımışlardı. Ekim 2006’de HSCB, merkezini Londra’dan taşımaları durumunda yılda 750 Milyon $ tasarruf edeceklerini bildirmişti.

Singapur dünyadaki dördüncü büyük kambiyo işlem merkezi ve Asya Pasifik’in varlık yönetim merkezidir. Eğitim sisteminin kaliteli olması, nüfusun çoğunluğunun birden fazla yabancı dil bilmesi, istihdam da yabancılara da büyük oranda yer verilmesi yabancı firmaları buraya çeken en önemli sebeplerden sayılabilir. Sosyal konforun sağlanması, ulaşım ve iletişim kolaylığı, devlet müdahalesinin ve yolsuzluğun bulunmadığı, hayat şartlarının Londra’ya oranla daha kolay olması da Singapur’u öne çıkaran diğer etkenler olarak sayabiliriz. İstanbul ile karşılaştıracak olursak en önemlisi belki de kurumlar vergisi oranlarının daha rekabetçi olması ve finans sektöründeki vergi teşviklerinin yatırımcılara cazip gelmesidir.

İstanbul Finans Merkezi’nin var olan ve gelişmekte olan diğer finans merkezlerinden farklı olması ve bu farkını tüm piyasalara gerçekçi bir şekilde yansıtması gerekmektedir.

İstanbul’un var olan durumunu düşündüğümüzde nitelikli iş gücü alanında değerlendirme yapacak olursak, Türkiye’deki genç nüfusun çoğunluğu ve eğitim düzeyinin sürekli artması, rekabetçi bir ortamın oluşması ve bu durumun iş ve finans çevresine olumlu yansıması İstanbul’u diğer rakiplerine göre ön plana çıkarmaktadır. İmaj konusuna geldiğimizde ise turizmde parlayan yıldızı ve son zamanlarda THY’nin açılımları ile ismini duyurmasının yanında Amerika’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik kriz sonrası tüm iş ve finans çevrelerinin bankacılık konusunda Türkiye’ye övgü dolu sözler söylemesi ve Amerika’nın da Türkiye’deki bankacılık sistemini incelemeye alması, İstanbul’un finans imajına da son zamanlarda katkı yapmaya başlamıştır. Fakat bunların yanında halen Türkiye’deki yasal sistemin finans merkezinin önünü açacak ve yatırımcıların hukuki haklarını garanti altına alacak gerekli değişikliklerin yapılmamış olması bu konuda ki bekleyişleri artırmaktadır.

Türkiye’nin son 5 yıldır bölgede ön plana çıkması, komşuları ile iyi ilişkiler gerçekleştirmesi, İslam coğrafyasına yeniden uzanması, Kafkaslar Ortadoğu Türki Cumhuriyetleri ve Balkanlar ile ilişkilerini geliştirmesi de Türkiye’nin dünyada popülaritesini artıran diğer konulardır. Kısaca Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasındaki özel konumu sadece köprü görevi görme pozisyonunda kalmamalı ve bu üç bölgenin de merkezi olma konumu ön plana çıkarılarak İstanbul’un sadece bölgesel değil küresel finans merkezi olma projesinde daha derinden işlenmelidir.

İstanbul kalabalık nüfusuna karşın diğer finans merkezleri ile karşılaştırıldığında ulaşım ve iletişim kolaylığında da ön plandadır. Özellikle finans merkezi projesinin Anadolu yakasındaki Batı Ataşehir’de gerçekleştirilecek olması, Sabiha Gökçen Havaalanı’nın yakınlığı ve yeraltı treni projesinin bu yöne doğru gerçekleştirilecek olması da İstanbul’u ulaşım konularında en rahat finans merkezi olmaya taşıyacaktır. İFM özellikle ulaşım, altyapı ve ucuzluk konularında diğer finans merkezlerinden öne çıkacaktır.

İstanbul’un Finans Merkezi olma projesi artık yürürlüğe girmesi ile birlikte bundan sonraki süreç adımların hızlı bir şekilde atılmasıdır. Devletin serbest piyasadaki hâkimiyetini çekmesi, finans merkezinin ihtiyacını karşılayacak gerekli yasal düzenlemeleri yapması, vergi konusunda özellikle de Londra ve Singapur finans merkezlerini inceleyerek gerekli önlemleri alması ve bunların hepsini İstanbul’a yansıtması, Türkiye’deki bankaların da artık büyüme ve yurtdışına açılma konularında daha cesur ve atik davranmaları gerekmektedir. Türkiye ekonomik kriz sonrası kapitalizmin yara almasını, sistemin değişmeye başlamasını ve oluşan piyasada değişen dengeleri çok iyi okumalıdır. Yenidünya düzeninde eğer doğru adımlar atılırsa Londra, New York, Singapur ile birlikte İstanbul’da dünyanın en büyük finans merkezlerinden birisi olacaktır.

İbrahim İBİCEK

Çukurova Üniversitesi Makine Mühendisliği Öğrencisi

Kaynakça

ÖZİNCE Ersin, TBB Başkanlığı, Bankacılar Dergisi, Sayı 63, 2007

ÖZİNCE Ersin, Finansal Sektör – Uluslararası Gelişmeler ve Türkiye Deneyimi

AYSAN Dr. Mustafa A.  Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına Ulusal Uyum: Türkiye Örneği

www.bddk.org.tr

http://www.london.gov.uk

www.byegm.gov.tr

http://www.cmb.gov.tr

www.tbb.org.tr

http://www.cnnturk.com/2009/ekonomi/genel/02/04/istanbul.finans.merkezi.olma.yolunda/511899.0/index.html

http://www.zaman.com.tr/dizi.do?dizino=31

Yayınlanma ; Eylül 2010 Fortune Dergisi


Twitter

Ocak 2011
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31